UYUŞTURUCU EKONOMİSİ VE SİYASİ SORUMLULUK

Mersin’de son dönemde art arda gündeme gelen uyuşturucu operasyonları, artık yalnızca emniyet haberleri olarak değerlendirilmemelidir.
Mersin Limanı’na Güney Amerika’dan gelen bir geminin su altındaki bölümünde yaklaşık 350 kilogram kokain ele geçirilmesi ve olay kapsamında dokuz şüpheli hakkında adli işlem başlatılması, uyuşturucu ticaretinin uluslararası boyutunu ve Mersin’in bu trafik içerisindeki stratejik konumunu yeniden gündeme taşımıştır.
Bu operasyon elbette önemlidir ve uyuşturucuyla mücadelede görev yapan güvenlik birimlerinin başarısı olarak görülmelidir. İl valisinin operasyonu gerçekleştiren personeli tebrik etmesi yerinde ve teşvik edici bir niyet beyanıdır. Yine demokratik bir toplumda asıl görevlerden biri de yalnızca operasyonun sonucunu alkışlamak değil, operasyonun ortaya çıkardığı soruları da cesaretle sormaktır.
Çünkü mesele 350 kilogram uyuşturucunun yakalanmasından ibaret değildir. Asıl mesele, bu uyuşturucunun Mersin’e kadar nasıl gelebildiği, arkasındaki uluslararası ve yerel bağlantıların kimler olduğu, finansmanının nasıl sağlandığı, dağıtım ağının nasıl çalıştığı, kara paranın hangi kanallardan dolaştığı ve bütün bu zincirin gençlerin hayatına nasıl ulaştığıdır.
Mersin’in artık bu soruları açık biçimde tartışması gerekiyor.
Mersin bir liman kentidir. Liman kentin ekonomisi, istihdamı ve uluslararası ticareti açısından büyük bir değerdir. Ancak uluslararası ticaretin yoğun olduğu her liman, aynı zamanda kaçakçılık ve organize suç ağlarının da hedefidir. Bu nedenle liman güvenliği yalnızca teknik bir güvenlik meselesi değil, doğrudan doğruya kamu yönetiminin ve devlet kapasitesinin meselesidir.
Bir geminin su altındaki bölümüne yüzlerce kilogram uyuşturucunun gizlenebilmesi, güvenlik sistemlerinin hangi noktalarında açık bulunduğu sorusunu gündeme getirir. Bu soruyu sormak limanı veya limanda çalışan binlerce insanı suçlamak değildir. Tam tersine, limanın meşru ticaret merkezi olarak itibarını korumak için bu soruların sorulması gerekir.
Devletin görevi yalnızca yakalamak değildir; önlemek, denetlemek, izlemek, finansal ağı ortaya çıkarmak ve suç ekonomisinin bütün halkalarını dağıtmaktır.
Uyuşturucu ticaretinde en kolay görünen hedef, sokaktaki satıcıdır. Kamuoyunun “torbacı” olarak bildiği bu kişiler çoğu zaman zincirin en altındaki halkadır. Yakalanan, ceza alan, ailesi dağılan ve geleceğini kaybeden çoğu zaman bu kişilerdir. Aslında uyuşturucu ekonomisinin asıl büyük parasını yönetenler çok daha üstte bulunur. Bu nedenle uyuşturucuyla mücadeleyi yalnızca sokak satıcılarına indirgemek, büyük suç ekonomisinin küçük bir bölümüne müdahale etmek anlamına gelir.
Asıl değerlendirilmesi gereken soru; bu paranın sahibinin kim olduğudur? Uyuşturucunun sokaktaki satıcısı görünen tarafıdır. Ancak bu işin finansörü, aracısı, para akışını yönetenler, kazancı farklı sektörlere aktaranlar ve suç ekonomisinin meşru ekonomiyle temas ettiği noktalar görünmeyebilir.
Uyuşturucunun kaynağını bulmak kadar, uyuşturucudan elde edilen paranın nereye gittiğini bulmak da devletin görevidir. Bankacılık hareketlerinden şirket yapılarına, taşınmaz alımlarından ticari işlemlere kadar finansal izlerin takip edilmesi gerekir. Çünkü uyuşturucu ticaretinin arkasındaki ekonomik mekanizma çözülmeden, yalnızca uyuşturucu paketlerini yakalamak kalıcı sonuç üretmez.
Uyuşturucu ekonomisi aynı zamanda bir değerler krizidir. Çünkü burada yalnızca insan bedeni bağımlı hale getirilmiyor; para kazanma biçimleri, başarı anlayışı ve toplumsal değerler de zehirleniyor.
Bir gencin uyuşturucu satıcısını “güçlü”, “zengin” veya “başarılı” olarak görmeye başlaması, toplum açısından uyuşturucunun kendisi kadar tehlikelidir.
Bu nedenle mücadele yalnızca uyuşturucu maddesine karşı değil, uyuşturucunun ürettiği kültüre karşı da yürütülmelidir.
Elbette ki, hiçbir gerekçe uyuşturucu satıcılığını meşrulaştırmaz. Suç suçtur ve hukuk karşısında karşılığını bulmalıdır. Ancak toplumsal sorunları yalnızca cezalandırma üzerinden okumak da çözüm değildir.
Ailelerin yaşadığı dram da bu tablonun en ağır taraflarından biridir. Uyuşturucu bağımlılığı yalnızca bağımlı olan kişinin hayatını etkilemez; anne-babayı, kardeşleri, eşleri ve çocukları da içine alan bir sosyal yıkım yaratmaktadır. Aileler ekonomik olarak tükenmekte, psikolojik olarak çökmekte, güven ilişkileri parçalanmakta ve ev içindeki huzur ortadan kalkmaktadır.
Bu nedenle bağımlılıkla mücadele aynı zamanda aile politikasıdır. Bu zincirin herhangi bir halkasını ihmal ettiğinizde uyuşturucu ekonomisi başka bir kanaldan yeniden ortaya çıkar.
Çünkü uyuşturucuya karşı mücadele, yalnızca uyuşturucuyu yakalama mücadelesi değildir.Asıl mücadele, uyuşturucu ekonomisinin toplumda kendisine alan bulmasını engelleme mücadelesidir.
Yaşam alanlarında çocukların ve gençlerin geleceği, suç ekonomisinin insafına bırakılmamalıdır. Devlet görevini çok yönlü yapmalı, yerel yönetimler kendi sorumluluk alanlarını üstlenmeli, toplum susmamalı ve siyaset bu sorunu günlük polemiklerin dışına çıkararak ortak bir kamu politikası haline getirmelidir.
Bugün yapılması gereken, yalnızca “kaç kilo uyuşturucu yakalandı?” diye sormak değildir.Asıl soru şu olmalıdır: Bu kentlerde gençlerin geleceğini kim belirleyecek; toplumun ortak aklı ve kamu yararı mı, yoksa milyarlarca liralık suç ekonomisi mi?
Bu sorunun cevabı, Mersin’in ve diğer kentlerin yalnızca bugününü değil, gelecek kuşakların nasıl bir kentte yaşayacağını da belirleyecektir.
BEDRETTİN GÜNDEŞ


YORUMLAR