
Sezen Taş
Üzüntümüz tarifsiz.
Daha yazın başlarıydı. Şirket telefonumuz çaldı. Telefonun diğer ucunda bir kadın vardı.
“Ben radyo programı yapmak istiyorum” dedi.
“Gelin, konuşalım” dedim.
Bir süre sonra içeriye, kucağında köpeğiyle birlikte genç bir kadın girdi. Oturduk, konuştuk. Çok heyecanlıydı.
“Abi, bana program sunmayı öğret. Benim hayalim Oprah gibi olmak” dedi.
Sezen, Oprah hayranıydı. Gözlerinde, insanın karşısındakine anlatacak çok şeyi olduğunu hissettiren bir ışık vardı. Konuştuk, anlaştık. Çok azimliydi.
Erken yaşta evlenmiş, Trabzon’a gelin gitmişti. Genç iş insanı Uğur Haliloğlu ile evliydi. Bu yazı biraz uzun olacak. Çünkü Sezen’i yalnızca ölüm haberinden ibaret bir isim olarak hatırlamak istemiyorum. Kimsenin bilmediği bazı ayrıntıları, onu tanıyan biri olarak sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sezen kısa süre sonra sabahları radyo programı yapmaya başladı. Ben onunla ilk konuştuğumda sanatçı kızı olduğunu bilmiyordum. Bir gün sohbet sırasında, “Senin müziğe yatkınlığın var. Ailende müzisyen ya da sanatçı var mı?” diye sordum.
“Babam sanatçı” dedi.
Ben yerel bir sanatçı ismi beklerken, “Atilla Taş” cevabını verdi. Şaşırdım. Çünkü Kent Radyo yerel bir radyoydu. Ona, “Senin baban Atilla Taş. İsterse sana İstanbul’da eğitim aldırabilir, ulusal bir yayın organında program yaptırabilir” dedim.
Sezen’in cevabı çok netti:
“Ben babamı çok seviyorum ama babamdan asla bir şey isteyemem.”
“Neden?” diye sordum.
“Ben gururlu biriyim abi” dedi.
Bu cümleyi hiç unutmadım.
Radyoda programa başladığı ilk sabahlarda benden önce gelir, hazırlanır ve yayına başlardı. İşini ciddiye alıyordu. Öğrenmek istiyordu. Kendi ayakları üzerinde durmak istiyordu.
Eşiyle yaklaşık beş-altı ay önce ayrılık kararı almışlardı. Sezen iki çocuğunu da yanına alarak Mersin’e dönmüştü. Bir gün bana Trabzon’da kurdukları hayali evden söz etti.
“Hep hayalimizde güzel bir ev vardı. Bir villa… Sonunda bu hayalimizi gerçekleştirdik. Her şeyini ben dizayn ettim. Uğur’la YouTube’da kamp videoları çekiyorduk. Eşim aktar şubeleri açmış, işlerini büyütmüştü. Her şey çok güzel gidiyordu” dedi.
Sonra sustu.
“Ben o evde oturamadım abi. Ne olduysa bir süre sonra anlaşamaz hale geldik ve ayrıldık” diye devam etti.
Ardından aynı cümleyi birkaç kez tekrarladı:
“Ben kendi başıma bir şey yapmalıyım abi. Kendi başıma başarmalıyım.”
Sezen’in içinde, yeniden ayağa kalkma isteği vardı. Hayatı istediği gibi gitmemişti ama o, hayatın kenarında oturup bekleyenlerden değildi. Çalışmak, üretmek, kendi hikâyesini yeniden kurmak istiyordu.
Her şey iyi gidiyor gibi görünüyordu. Fakat bazen aldığı bir mesajın, bazen gelen bir telefonun ardından uzun süre ağlıyordu. “Neyin var kardeşim?” diye sorduğumuzda bazen şöyle diyordu:
“Abi, ben eşimi seviyorum. Şimdi her şeyin eski haline dönmesini istiyorum.”
Sezen çocuklarına çok bağlıydı. Çocuklarından söz ettiğinde yüzündeki ifade değişirdi. Onlara yemek yapmaktan, onlarla ilgilenmekten, birlikte yaşamaktan bahsederdi. Bu kadar bağlı bir annenin çocuklarından ayrı kalabilmesini aklım almıyordu.
Babasıyla zaman zaman konuşurdu. Babası da programlarını dinlerdi. Sezen, babasına takılırdı:
“Sabah erken kalk da beni dinle” derdi.
Babası bazen kendisiyle ilgili komik videolar gönderirdi. Sezen de bu videoları bize izletir, ardından gülerek,
“Abi, bak, babam yine benimle uğraşıyor” derdi.
Onu hatırladığımda aklıma yalnızca sesi gelmiyor. Pencereden dışarı bakışı da geliyor.
Bir gün kuşları göstererek, “Abi, bak, kuşlar çok güzel. Benim burada olduğum saatlerde hep böyle uçuyorlar” demişti.
Sezen’in hayatında ayrıntıların bile bir anlamı vardı.
Vefat ettiği yazlığı da eşiyle birlikte almışlardı. Bir süre Mezitli’de, eşyalı ve kiralık bir evde oturdu. Ev sahibi yüksek kira isteyince yazlığa yerleşmeyi düşünmeye başladı.
“Yazlığı satıp Mezitli’den bir ev alacağım. Çocuklarımla oraya yerleşeceğim” diyordu.
Aslında çalışmaya mecbur değildi. Fakat onun derdi yalnızca para kazanmak değildi. Kendi hayatını kendi kurmak istiyordu.
“Ben liseden sonra hep oyuncu olmayı hayal ediyordum. Hayat bana bir yol ayrımı çıkardı. Ben de nişanlanmayı tercih ettim. Aynı zamanda seçmeleri geçmiştim, oyuncu olacaktım. Ama evlendim. Eşimi çok seviyordum” diye anlatmıştı.
Belki de Sezen’in bütün hayatı, yapmak istedikleriyle yapmak zorunda kaldıkları arasındaki mücadeleden oluşuyordu. Ama o, yaşama sevincini kaybetmiyordu. Hayat doluydu. Enerji doluydu. Cıvıl cıvıldı.
Sezen Çeşmeli’ye yerleşince bizim için mesafe arttı. Biz merkezdeydik. Yaklaşık bir-iki ay önce yollarımızı ayırdık. Fakat ekip arkadaşlarımızla zaman zaman konuşmaya devam etti.
Sonra Sezen’i kaybettik.
İnsan bazı acıları cümleyle anlatamıyor. Cenaze töreninde babasını yakından gördüm. Bir babanın evladının ardından nasıl yıkılabileceğini orada bir kez daha anladım.
Allah hiç kimseye evlat acısı yaşatmasın.
Atilla abi, kızının ardından şöyle diyordu:
“Kızım, beni bu yaşıma kadar yaşadıklarım yıkmadı. Sen yaptın.”
“Allah hiç kimseye evlat acısı vermesin. Çok zormuş.”
“Keşke seninle beş dakika daha fazla konuşsaydım.”
Bu cümleleri bir babanın ağzından duymak, insanın içini parçalıyor.
Fakat bütün bunlar yaşanırken, sosyal medyada bazı insanların ne yazdığını ve ne söylediğini dehşet içinde izledim. Bir aile evladını kaybetmiş. Bir baba cenazenin başında feryat ediyor. Çocuklar annelerinin yokluğuyla baş etmeye çalışıyor. Buna rağmen bazı hesaplar, acıyı anlamaya çalışmak yerine yorum yapmayı, suçlama yöneltmeyi ve kendi siyasi ya da kişisel hesaplarını büyütmeyi tercih ediyor.
İnsan gerçekten soruyor:
Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?
Bizim milletimiz bu olamaz. Olmamalı. Biz böyle bir acının karşısında susmayı, ölçülü olmayı ve başkasının yarasına basmamayı bilmeliyiz.
Bir ailenin en ağır gününde, elbette herkesin konuşma hakkı vardır. Ama her akla gelen cümleyi kurma hakkı yoktur. Her iddiayı paylaşma hakkı yoktur. Hele ki mesajlarınızı okuyabilecek, sizin yazdıklarınızla yeniden yaralanabilecek insanlar varken hiç yoktur.
Sezen eşini ve çocuklarını seven bir anneydi. Saat biraz geç olduğunda, “Abi, çıkmam lazım. Çocuklarıma yemek yapacağım” diyen bir anneydi.
Şimdi iki çocuk annesiz kaldı.
Bu gerçeğin karşısında insanın dili tutuluyor.
Bugün Sezen’i anlatırken onun hayallerini de hatırlamak istedim. Oprah gibi bir program sunmak isteyen, kendi ayakları üzerinde durmayı arzulayan, çocukları için yaşayan, kuşların uçuşunu fark edecek kadar hayatın küçük güzelliklerine bakan o genç kadını…
Sezen’i yalnızca nasıl öldüğüyle değil, nasıl yaşadığıyla hatırlayalım.
Çünkü bir insanın hayatı, son gününden ibaret değildir.
Sezen’in ailesine, çocuklarına, babası Atilla Taş’a, İlkay ablasına ve bütün yakınlarına sabır diliyorum.
Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın.
Sezen’in mekânı cennet olsun.
Başımız sağ olsun.


YORUMLAR