DOOM SPENDING

Kafeler yine dolu.
Hangi sokağa çıksanız bir masa bulmak zor. Kahvecilerde sıra var, restoranlarda yer yok, hafta sonu alışveriş merkezleri insan kaynıyor. Birileri de hemen aynı soruyu soruyor:
“İnsanların parası yoksa bu kafeler neden dolu?”
Bu soru ilk bakışta mantıklı gibi duruyor. Fakat hayat her zaman vitrinden göründüğü kadar basit değil. Bir kafenin dolu olması, insanların zenginleştiğini göstermiyor. Bazen sadece insanların gelecekten ne kadar umudunu kestiğini gösteriyor.
Çünkü artık birçok insan ev alamayacağını biliyor. Araba almayı erteliyor. Çocuk sahibi olmayı düşünüyor ama hesap yapınca vazgeçiyor. Emeklilik için para biriktirmeyi hayal ediyor ama ay sonunu getiremiyor. Uzun vadeli hedefler birer birer ulaşılmaz hâle geldikçe, insanın elinde bugünden başka ne kalıyor?
Bir kahve.
Bir yemek.
Bir hafta sonu kaçamağı.
Bir konser bileti.
Bir alışveriş poşeti.
Bunlar lüks değil belki. Fakat bazen insan, yarınını kuramayacağını düşündüğü için bugününü harcamaya başlıyor.
Dünyada bu davranışa yeni bir isim verildi: Doom spending.
Türkçeye tam olarak çevirmek zor. Kıyamet harcaması denebilir, umutsuzluk harcaması denebilir. Fakat anlamı basit: İnsan, geleceğin daha kötü olacağına inandığında parasını uzun vadeli hedefler için saklamak yerine, bugünün küçük mutluluğuna harcıyor.
“Nasıl olsa ev alamayacağım, bari dışarıda oturayım.”
“Nasıl olsa araba fiyatları benden uzak, bari güzel bir yemek yiyeyim.”
“Nasıl olsa emeklilikte ne olacağı belli değil, bugün kendime bir şey alayım.”
Mesele sadece kahve içmek değil. Mesele, insanın yarınla bağının zayıflaması.
Geçmişte insanlar para biriktirirdi. Ev almak için, araba almak için, çocuklarının geleceği için, emeklilikte rahat etmek için. Bugün ise birçok kişi daha birikime başlamadan hedefin kendisinden vazgeçiyor. Çünkü fiyatlar insanın maaşından hızlı koşuyor. İnsan biriktiriyor, ev uzaklaşıyor. Biriktiriyor, araba uzaklaşıyor. Biriktiriyor, hayatın kendisi uzaklaşıyor.
Sonra insan kendine şunu söylüyor:
“Ben bu oyunu kazanamayacağım. Bari bugün biraz olsun iyi hissedeyim.”
İşte kafelerin doluluğunu yalnızca refah göstergesi sanmak burada büyük bir yanılgıya dönüşüyor. Kafeler bazen gelirin değil, umutsuzluğun toplandığı yerlerdir.
İnsanlar orada sadece kahve içmiyor. Birbirlerine “Ben hâlâ buradayım” diyorlar. Evde tek başına ekonomik tabloyu düşünmek yerine, arkadaşlarıyla konuşuyorlar. Birkaç saatliğine hayatın ağırlığını unutuyorlar. Masaya gelen hesap, belki bütçeyi zorluyor; fakat evde oturup geleceği düşünmenin ağırlığı daha büyük geliyor.
Bu yüzden kalabalık kafelere bakıp “Demek ki herkesin parası var” demek, toplumun ruh hâlini okuyamamak demektir.
Eskiden insanlar parasını geleceğe ayırırdı. Şimdi geleceğe güvenemediği için parasını bugüne ayırıyor. Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.
Doom spending işte tam olarak bu farkın içinde büyüyor.
Bu kavram yalnızca Türkiye’ye ait değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde de benzer bir tablo tartışılıyor. CNBC’nin 2025 tarihli haberinde, ekonomik kötümserlik artarken insanların harcamayı sürdürdüğü ve yaklaşık her beş Amerikalıdan birinin gelecekteki fiyat artışlarından korktuğu için alışveriş yaptığı aktarılıyor. İnsanlar bazı ürünleri gerçekten ihtiyaç duydukları için değil, ileride daha pahalı olacaklarını düşündükleri için alıyor. Bazıları da ekonomik kaygıyı bastırmak için harcıyor.
İngiltere’de yapılan araştırmalarda ise genç kuşaklarda bu davranışın daha görünür hâle geldiği belirtiliyor. Sky News’in aktardığı bir araştırmaya göre, milenyallerin (Y Kuşağı) yüzde 43’ü, Z kuşağının yüzde 35’i kendini daha iyi hissetmek için bu tür harcamalara yöneldiğini söylüyor. Çünkü gençler ev sahibi olmayı, aile kurmayı ve ekonomik bağımsızlığa ulaşmayı gittikçe daha zor görüyor.
Yunanistan’a baktığımızda ise meselenin başka bir tarafını görüyoruz. OECD’nin 2026 tarihli raporuna göre Yunanistan’da 20-29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 74’ü ailesiyle birlikte yaşıyor. Gençlerin evden ayrılma yaşı ortalama 30,9’a çıkmış durumda. 18-29 yaşındaki gençler gelirlerinin ortalama yüzde 60’ından fazlasını konut masraflarına ayırıyor.
Bu rakamlar bize sadece konut sorununu anlatmıyor. Aynı zamanda bir kuşağın bağımsız hayat kurmakta zorlandığını gösteriyor.
Ev alamayan, yüksek kira ödeyen, ailesinin yanından ayrılamayan, geleceğini planlayamayan insanın bugünkü küçük harcamalara yönelmesi şaşırtıcı değil. İnsan hayatının büyük hedeflerini gerçekleştiremiyorsa, küçük hedefler icat ediyor. Bir ev yerine güzel bir akşam yemeği. Bir araba yerine hafta sonu gezisi. Birikim yerine birkaç saatlik rahatlama.
Bunu savunmak başka, anlamak başka.
Elbette herkesin gelirinin tamamını harcaması doğru değil. Elbette borçlanarak, kredi kartına yüklenerek, gelecek ayın parasını bugünden tüketerek yaşamak uzun vadede daha büyük sorunlara yol açar. Doom spending kişiye önce kısa bir rahatlama verir, sonra daha büyük bir kaygı bırakır. Hesap kesilir, maaş yatar, para daha eve girmeden çıkar.
Fakat bu davranışı yalnızca “İnsanlar bilinçsiz” diyerek açıklamak da kolaycılıktır.
İnsanlar neden sürekli geleceğe yatırım yapamıyor? Neden birikim yapamıyor? Neden ev, araba ve emeklilik gibi hedeflerden uzaklaşıyor? Neden bugününü tüketerek yarının kaygısından kaçmaya çalışıyor?
Bu soruların cevabı sadece alışveriş merkezlerinde veya kafe masalarında aranamaz. Bu soruların cevabı, insanların gelirleriyle hayalleri arasındaki mesafenin açılmasında aranmalıdır.
Pandemi bu mesafeyi büyüttü.
Bir dönem hepimiz evlere kapandık. Hayatın bir anda durabileceğini gördük. Sağlığın, işin, gelirin, hatta sevdiklerimize sarılmanın bile garanti olmadığını öğrendik. İnsanlar o günlerde “Hayat kısa” cümlesini sadece bir söz olarak değil, yaşanmış bir gerçek olarak gördü.
Türkiye’de yaşanan büyük deprem ise bu duyguyu daha da ağırlaştırdı. Bir gecede evlerin, sokakların ve yıllarca kurulan hayatların nasıl yok olabildiğine tanık olduk. İnsanların sadece binalara değil, yarın duygusuna da güveni sarsıldı.
Böyle dönemlerden sonra insanın geleceğe bakışı değişiyor.
Bir evin tapusu, bir arabanın anahtarı veya bankadaki birikim eskisi kadar güven vermeyebiliyor. Çünkü hayatın her an değişebileceğini gördük. Bazen insan geleceği planlamayı bırakıyor; çünkü plan yapmanın kendisi bile ağır bir sorumluluğa dönüşüyor.
İşte o zaman bugün daha değerli hâle geliyor.
Bugün dışarı çıkmak, bugün arkadaşlarla buluşmak, bugün bir kahve içmek, bugün bir şey satın almak… İnsan geleceği kontrol edemediğini düşündükçe, kontrol edebildiği tek alan olarak bugüne sarılıyor.
Ama burada tehlikeli bir döngü var.
Geleceğe güven azaldıkça harcama artıyor. Harcama arttıkça birikim azalıyor. Birikim azaldıkça gelecek daha da güvensiz görünüyor. Gelecek daha güvensiz göründükçe insan yeniden harcıyor.
Böylece toplum, farkında olmadan kendi kaygısını satın alıyor.
Doom spending’in en ağır tarafı da burada. Bu yalnızca tüketim alışkanlığı değil, toplumsal bir ruh hâli. İnsanlar yarına yatırım yapamadıkları için bugünün görüntüsünü güzelleştiriyor. Kafe masaları doluyor, sosyal medya renkleniyor, alışveriş poşetleri çoğalıyor; fakat bütün bunların altında büyük bir soru büyüyor:
“Benim gerçekten bir geleceğim var mı?”
Bu soruyu yalnızca gençler sormuyor. Emekliler soruyor. Çocuklarının ev sahibi olamayacağını gören anne babalar soruyor. Her ay kira artışını hesaplayan kiracılar soruyor. Yıllarca çalışıp hâlâ temel ihtiyaçlarını düşünmek zorunda kalan insanlar soruyor.
Kafeler dolu olabilir.
Ama evlerin içindeki kaygı da dolu.
Restoranlarda masalar dolu olabilir.
Ama insanların banka hesapları boş.
Alışveriş merkezleri kalabalık olabilir.
Ama o kalabalığın içinde geleceğini arayan çok sayıda insan var.
Demek ki mesele, insanların hiç harcama yapmaması değil. Mesele, harcamanın hangi duyguyla yapıldığıdır.
İnsan rahat olduğu için mi harcıyor, yoksa kaygısını susturmak için mi?
İnsan gerçekten istediği için mi dışarı çıkıyor, yoksa evde kaldığında geleceği düşünmek zorunda kalacağı için mi?
İnsan bugünün tadını mı çıkarıyor, yoksa yarından umudunu kestiği için mi bugüne sığınıyor?
Bu soruların cevabı, kafelerin neden dolu olduğunu da anlatacaktır.
Bir toplumun geleceğe olan güveni azalırsa, bunu ilk önce harcama alışkanlıklarında görürüz. İnsanlar büyük hedefleri bırakıp küçük mutluluklara yönelir. Fakat bu tabloyu ekonomik canlılık sanmak, fırtınadan önce denizin kısa süreli sakinliğini bahar zannetmek gibidir.
Dünyada büyük ekonomik krizlerden önce de benzer davranışlar görülüyor. İnsanlar bir yandan gelecekten korkuyor, diğer yandan bugünü kaçırmak istemiyor. Tüketim devam ediyor, borçlanma artıyor, tasarruf zayıflıyor. Sonra gelirler yetmemeye, borçlar büyümeye, küçük keyiflerin bedeli ağırlaşmaya başlıyor.
Büyük krizler bazen market raflarında değil, insanların gelecek duygusunda başlar.
İnsanlar yarına inanmıyorsa, bugün ne kadar parlak görünürse görünsün o toplumun içinde ciddi bir kırılma vardır.
Türkiye’de kafelerin dolu olması elbette insanların hiç parası olmadığı anlamına gelmez. Toplumun tamamı aynı gelir grubunda değil. İnsanlar önceliklerini değiştirebilir, bazı harcamalarından kısarak dışarıda bir kahve içebilir. Her kafe müşterisini aynı psikolojiyle açıklamak da doğru olmaz.
Ama genel tablo bize başka bir şey söylüyor: İnsanlar büyük hayallerden uzaklaşırken küçük mutluluklara daha fazla sarılıyor.
Bir ev alamayan insan, evde oturup hayatı düşünmek yerine kafeye gidiyor.
Bir araba alamayan insan, kısa bir yolculuğa çıkıyor.
Emeklilik için birikim yapamayan insan, bugün kendine küçük bir hediye alıyor.
Çünkü insanın umut edebilmesi için sadece gelir değil, gelecek duygusu da gerekiyor.
Bugün Türkiye’nin en büyük ekonomik sorunu yalnızca fiyatların yüksekliği değil; insanların yarınlarının daha iyi olacağına dair inancını kaybetmesidir. Bu inanç yeniden kurulmadan, ne istatistikler ne kampanyalar ne de alışveriş kalabalıkları gerçek bir iyileşme anlamına gelir.
Kafeler dolu diye kimse “Her şey yolunda” demesin.
Bazen insanlar, her şey yolunda olduğu için değil; hiçbir şeyin yolunda olmadığını birkaç saatliğine unutmak için dışarı çıkar.
Doom spending tam da budur.
Yarının hesabını yapamayacak kadar yorulup, bugünün hesabını ödemeye razı olmaktır.
Geleceğe yatırım yapamayan bir toplum, bugünün kahvesine yatırım yapar.
Fakat bir ülke, insanlarına yalnızca kahve içecek kadar değil; ev kuracak, çocuk büyütecek, emekli olacak, yarınını planlayacak kadar güven vermelidir.
Yoksa kafeler dolmaya devam eder.
Masalar dolar.
Sokaklar kalabalıklaşır.
Ama insanların içi boşalır.
Ve bazen büyük krizler, tam da herkesin “Ne güzel, hayat devam ediyor” dediği bir anda kapıya dayanır.
Derşah NAR









YORUMLAR