Kıymetli Mersin sevdalıları, bugün sizlerle Atatürk Parkı’nda denizden esen imbatı içimize çekerken, ayaklarımızın bastığı bu kadim toprakların yüz elli yıl önceki halini hayal edelim istiyorum. Bugün çınarların, palmiyelerin gölgesinde yükselen, Doğu Akdeniz’in en önemli ticaret merkezlerinden biri olan Mersin kenti, sanılanın aksine binlerce yıllık surlara sahip antik bir şehir olarak doğmadı. Aksine, 19. yüzyılın ortalarına kadar burası, Tarsus’un gölgesinde kalmış, bataklıklarla ve okaliptüs ağaçlarıyla kaplı, birkaç balıkçı kulübesinden ve ahşap iskelelerden ibaret mütevazı bir sahil beldesiydi. Peki nasıl oldu da bu ufak sahil köyü, kısa süre içerisinde imparatorluğun göz bebeği bir liman kentine dönüştü?
Amerikan İç Savaşı ve Çukurova’nın “Beyaz Altını”
Bu muazzam dönüşümün arkasındaki asıl kıvılcım, Mersin’den binlerce kilometre ötede, Amerika Birleşik Devletleri’nde patlak veren İç Savaş’tı (1861-1865). Kuzey ve Güney eyaletleri arasındaki savaş nedeniyle, Avrupa tekstil sanayisinin kalbi olan İngiltere ve Fransa’ya giden Amerikan pamuğu aniden kesildi. Sanayi Devrimi’nin çarklarını döndürmek için acilen yeni pamuk havzalarına ihtiyaç duyan Avrupalı tüccarlar, gözlerini bereketli Çukurova topraklarına çevirdi. Çukurova’nın “beyaz altını” yani pamuğu, dünya pazarlarının en çok aranan maddesi haline geldiğinde, bu değerli mahsulün deniz yoluyla Avrupa’ya sevk edilmesi gerekiyordu.
Regma Lagünü’nden Mersin İskelesi’ne: Tarihsel Kırılma
İşte tam bu noktada tarih, Mersin’in kaderini yeniden yazdı. O dönemde bölgenin tarihsel limanı olan Tarsus’un Regma Lagünü alüvyonlarla dolup bataklığa dönüştüğü için büyük yük gemileri yanaşamıyordu. Mersin’in derin ve açık demirleme sahası ise bu devasa ticaret gemileri için en ideal sığınak oldu. Çok kısa bir süre içinde Mersin sahillerinde ahşap iskeleler yükselmeye, depolar inşa edilmeye başlandı. Avrupa’dan gelen konsoloslar, Levanten tüccarlar, Rum, Ermeni ve Arap sanayiciler bu küçük beldeye akın etti. Mersin, adeta bir gecede kabuk değiştirerek kozmopolit bir ticaret merkezine evrildi.
Demiryolunun Gelişi ve Uray Caddesi’nin İhtişamı
1886 yılında Mersin-Tarsus-Adana (MTA) demiryolu hattının açılması ise kentin talihini tamamen değiştiren ikinci büyük kırılma noktası oldu. Çukurova’nın iç kesimlerinde toplanan pamuk, tahıl ve susam, trenlerle doğrudan Mersin İskelesi’ne taşınmaya başlandı. Kentin mimari dokusu da bu zenginlikle birlikte dönüştü. Bugün Uray Caddesi olarak bildiğimiz güzergâh ve çevresi; görkemli konsolosluk binaları, Taş Han gibi ticaret merkezleri ve Fransız mimarisinin izlerini taşıyan taş konaklarla donatıldı. Mersin artık sadece bir liman değil, farklı kültürlerin, dinlerin ve dillerin bir arada huzurla yaşadığı beynelmilel bir Akdeniz şehriydi.
Geçmişin Alın Teri, Geleceğin Mersin’i
Bugün modern limanımızın dev vinçlerine, kıyıyı süsleyen gökdelenlerimize ve maviyle yeşilin buluştuğu sahil kordonumuza bakarken, kentin harcında dökülen o ilk alın terlerini unutmamak gerekir. Mersin, doğanın cömertliği ile insan vizyonunun birleşmesinden doğmuş bir kenttir. Bir gün Atatürk Caddesi’nde yürürken başınızı kaldırıp o tarihi binaların taş duvarlarına dikkatlice bakın; orada 19. yüzyılın tüccarlarının ayak seslerini, iskelede yankılanan dalga seslerini ve bu kenti sıfırdan var eden Çukurova insanının azmini duyacaksınız. Geçmişini bilmeyen kentler geleceğini inşa edemez; Mersin’in bu büyüleyici öyküsünü korumak ve yarınlara taşımak hepimizin boynunun borcudur.
