Siyaset, yalnızca iktidara ulaşma sanatı değildir; aynı zamanda karakterin, ahlakın ve toplumsal sorumluluğun sınandığı en büyük meydanlardan biridir.
Bu meydanda kimi zaman seçimler kazanılır, kimi zaman kaybedilir. Ancak asıl mesele sandıktan çıkan sonuç değil, o sonucun karşısında sergilenen duruştur.

Türkiye siyasetinin son yıllardaki en önemli kırılma noktalarından biri hiç kuşkusuz Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Seçim sonuçları üzerine farklı değerlendirmeler yapılabilir.
Kimi kazanılmış fırsatlardan, kimi kaçırılmış imkanlardan söz eder. Ancak tartışılmaz bir gerçek vardır ki, seçimlerin ardından ortaya çıkan tablo yalnızca siyasi partilerin değil, siyasi kültürümüzün de bir aynası olmuştur.
Kemal Kılıçdaroğlu, uzun yıllar boyunca dürüstlüğü, sakinliği ve ilkeli siyaset anlayışıyla tanınmış bir siyasetçi olarak Türk siyasi hayatında önemli bir yer edindi.
Cumhuriyet tarihinin en yüksek oy oranlarından birine ulaşan bir muhalefet lideri olarak, seçim sonrasında siyasetin üstünde bir konuma çekilip tecrübelerini ülkenin demokratik geleceğine aktaran bir “siyaset büyüğü” rolünü üstlenebilirdi.
Tarih ona böyle bir fırsat sunmuştu. Ancak siyaset bazen insanın kendisiyle yaptığı en zor mücadeledir. Etrafındaki alkış sesleri ve hırs gerçeklerin önüne geçtiğinde en deneyimli siyasetçiler bile zamanın ruhunu okumakta zorlanabilir.
Özgür Özel’in genel başkanlık süreci ise farklı bir dönemin kapısını araladı. Türkiye’nin demokratikleşmesi, toplumsal barışı ve farklı kesimlerle diyalog kurulması konusunda daha cesur ve daha kapsayıcı bir dil geliştirmeye çalıştı.
Özellikle kutuplaşmanın derinleştiği bir dönemde, siyasal alanı genişletmeye yönelik çabaları dikkat çekiciydi. Ancak liderlerin kaderi çoğu zaman yalnızca kendi performanslarıyla değil, etraflarında oluşan kadroların niteliğiyle de belirlenir. Veli Ağbaba, Ali Mahir Başarır, Gökhan Zeybek, Burhanettin Bulut, Gökhan Zeybek, yolsuzlukla anılan belediye başkanları…
Güçlü liderlik, güçlü ekiplerle anlam kazanır; vasat kadrolar ise en doğru stratejileri bile gölgeleyebilir.
Bugün siyasette yaşanan tartışmaların önemli bir bölümü fikirlerden değil, kişiler üzerinden yürütülüyor. Dün aynı siyasi hareket içinde omuz omuza mücadele edenlerin, bugün birbirlerine yönelik ağır ithamlar ve hakaretlerle konuşması, demokratik kültürün ne kadar zayıfladığını gösteriyor.
Oysa demokrasi, farklı düşüncelerin düşmanlık üretmeden bir arada yaşayabilme sanatıdır.
Daha da düşündürücü olan ise kendilerini ilerici, devrimci veya sosyalist olarak tanımlayan bazı çevrelerin içine düştüğü siyasal kısır döngüdür.
Kılıçdaroğlu’na öfkelerinin tek nedeni AK Parti düşmanlığı üzerinde saldırmaktır. Toroslar Belediye Başkanı bir fotoğraf verdi diye büyük bir infial yarattılar.
Devrim için bu kadar heyecan yaratmadılar. Çok komik duruma düştüklerini yarın yeni parti kurulduğunda, içine Ümit Özdağ, İyi parti, Sinan Oğan gibi ırkçılık temelinde siyaset yapmaya çalışanları gördüklerinde ne yapacaklar onu da toplum çok merak ediyor.
Aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen hala 1970’lerin sloganlarıyla bugünün sorunlarını açıklamaya çalışan bir anlayışın topluma umut vermesi mümkün değildir.
Dünya değişmiş, teknoloji değişmiş, üretim ilişkileri değişmiş, toplum değişmiş; fakat bazı siyasal refleksler zamanın dışında kalmıştır.
Gerçek ilericilik, değişen dünyayı okuyabilmekten geçer. Sürekli geçmişe dönerek siyaset yapmak, geleceği kurma cesaretini gösterememektir. Halkın beklentileriyle bağ kuramayan, üretmeyen, milyon dolarlık yolsuzlukları göremeyen, çözüm geliştirmeyen ve yalnızca sloganlarla siyasal alan işgal etmeye çalışan anlayışlar, toplumsal dönüşümün öncüsü değil, çoğu zaman engeli haline gelirler.
Bugün Türkiye’nin temel ihtiyacı yeni kavgalar değil, yeni bir siyaset ahlakıdır. Çünkü toplum artık hamasi nutuklardan yorulmuştur. İnsanlar iş, aş, adalet ve güven istemektedir. Gençler geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmak istememektedir. Emekliler geçim derdinden kurtulmak, çalışanlar alın terlerinin karşılığını almak istemektedir.
Ancak ne yazık ki siyasetin önemli bir kısmı hala günü kurtarma hesaplarının içinde sıkışıp kalmaktadır. Makam hırsı, koltuk tutkusu ve kişisel ikbal arayışları, kamusal yararın önüne geçmektedir. Oysa siyasetçinin görevi kendi geleceğini değil, toplumun geleceğini inşa etmektir.
Daha acı olan ise yolsuzluğun ve haksız zenginleşmenin sıradanlaştırılmasıdır. Bir ülkede dürüst insanlar sorgulanırken, milyon dolarlık ilişkiler normalleşiyorsa orada yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir çürüme de başlamış demektir.
Toplumun vicdanını yaralayan asıl mesele budur. Çünkü adalet duygusunu kaybeden toplumlar, ekonomik krizlerden daha ağır bedeller öderler.
Türkiye’nin ihtiyacı; kişilere bağlı siyaset değil, ilkelere bağlı siyasettir. Liderlere tapınmak değil, fikirleri tartışabilmektir. Geçmişin sloganlarına sığınmak değil, geleceğin sorunlarına çözüm üretebilmektir.
Demokrasi ancak farklı düşünen insanların birbirini düşman görmediği zaman güçlenir. Siyaset ancak ahlakla birleştiği zaman topluma umut verebilir.
Ve halk ancak dürüstlüğün, emeğin ve adaletin yanında duranları kalıcı olarak bağrına basar.
Gerisi ise gürültüdür…
Tarihin rüzgârı geçince geriye kalan, teneke sesleri değil; vicdanın, emeğin ve doğruluğun bıraktığı izler olacaktır.
DERŞAH NAR








YORUMLAR